SÖYLEŞİ

Gezdiği her yerin kültürü ve insanıyla bağ kuran bir gezgin; Seymen Bozaslan

Röportaj: Özden KILIÇ

İnanmakla başlıyor her şey… Yola çıkmak, keşfetmek, hissetmek, hissettiklerini doğru anlatabilmek ve anlaşılabilmek. En önemlisi de ‘bağ kurmak’. Tutkusunu samimiyetle birleştiren Gezgin, Yazar ve Fotoğrafçı Seymen Bozaslan’ın sevilmesinin nedeni de bu; şehrin her yanıyla iletişimde kalması. 56 ülkede 250’den fazla şehir gezen Seymen Bozaslan, “Gittiğin her yeri hissetmeli, hissetmeli ki insanlara doğru anlatabilmeli” diyor. Yol arkadaşı olan Ford ile birçok şehri gezen ve şahane fotoğraflarla bize aktaran Bozaslan, blogumuza konuk oldu, sorularımızı yanıtladı.

Bir gezgin olarak aslında hem fotoğrafçı hem gurme hem de rehber olmak; kültürleri derinlemesine incelemek, insanları gönülden tanımak ve bunları bir arada başarıyla yürütmek zor. Sizin farkınız da bu aslında… Yolculuğunuz nasıl başladı? Bu noktaya nasıl vardınız?

Çok teşekkürler öncelikle! Benim hikâyem tamamen plansız başladı aslında. Herkes kadar seyahat etmeyi seviyordum. Sonradan, seyahat ettiğim yerlerde gözüme çarpanları not etmeye başladım. Ve bu notları biriktirmekten, hatta daha sonra arkadaşlarıma tavsiye olarak vermekten keyif alır oldum. Böylece ilk kıvılcım oldu diyebilirim. Daha çok not aldım, çevreme tavsiyeler vermeye başladım. Ardından notlarımı görsellerle destekleyerek anlatırsam daha iyi olur diye düşündüm. Fotoğraf çekmeye başladıktan sonra blog ve seyahat yazıları yazmaya başladım. Hal böyle olunca gezmek, fotoğrafını çekmek ve yazmak istedim. Düşünsenize 56 ülkede 250’den fazla şehir, Türkiye’de ise 81 ili en az iki kere gezme fırsatım oldu.

Bir gezgin yolunu nasıl çizmeli, gideceği yeri nasıl belirlemeli ve nelere dikkat etmeli?

Bu durumun matematiği yok aslında. Bana kalırsa, her gezgin ya da gezmeyi seven insan gittiği şehirde, o şehrin tüm dinamiklerini tanımalı. Mutfağını, kültürünü, hikâyesini, insanını, mimarisini, doğasını bilmeli; bu başlıkların altını dolduracak bilgileri öğrenmek için keşfetmeli! Şehri hissetmeli, hissetmeli ki insanlara doğru anlatmalı. Genelde Türkiye’de gezenler gittiği yeri tam anlamayla gezemiyor gibi geliyor bana. Mesela Gaziantep’e giden birisi mutfağını anlatıyor, müzelerini anlatıyor ama Gaziantepli bir kişiyle bile konuşmadan şehirden ayrılıyor. Aslında bir de Gaziantep’in geçmişini ve günlük yaşamını yerlisinden dinleseler eminim seyahat etmenin, gezmenin keyfini o zaman daha iyi anlayacaklardır.

Sizin için hem yurt dışı hem de ülkemizde özel olan yer neresi? İnsanlarıyla kurduğunuz bağ açısından da sizin için farklı olan bir yer var mı?

Yurt dışını doğa, kültür ve şehir hayatı anlamında üçe ayırıyorum. Yurt dışında doğa anlamında Alp Dağları’nın etekleri özellikle İtalya Dolomitler, İsviçre, Avusturya Tivol ve Almanya Bayern inanılmaz. Ayrıca İzlanda ve Faroe Adaları da nüfusun olması nedeniyle müthiş bir doğa seyri sunuyor. Kültür anlamında, komşumuz İran’ı çok beğeniyorum. Şehir hayatında ise Londra ve Madrid görülesi şehirlerin başında geliyor. Hem sistematik hem salaş bir yaşamın izleri oluyor. İnsanlarıyla kurduğum bağ konusunda ise yine İran, Irak derim. İkisinde de insanlar son derece samimi ve içtenlerdi.

Öncesi ve sonrası olarak düşünürsek, keşfetmek size nasıl etki etti. Yaşam mottonuz neydi ve neye dönüştü?

Keşfetmek, empati yeteneğimi geliştirdi. Gittiğim yerlerde gördüğüm farklı kültürleri, yaşamları gözlemledikçe aslında ne kadar zengin bir dünyada yaşadığımızı görüyorum. Ayrıca bu kadar seyahat edince minimal yaşamayı da öğrendim. Çantalarımın yüzde 80’inde hatıra biriktirmek amaçlı yanımda götürdüğüm fotoğraf makinesi, drone, hard disc, bilgisayar var. Çantanın geri kalanı ise gün özelinde bir kaç kıyafet. Artık uzun seyahatlere küçük çantalarla gidiyorum. Çünkü önemli olan oradan geri getireceğim hatıralar, fotoğraflar, videolar.   

Kitabınız çok kıymetli; arşiv ve rehber niteliğinde. Bahseder misiniz? Yeni projeleriniz ve hedefleriniz nelerdir?

İlk kitabım “İçinden Yol Geçen Hayatlar, Türkiye’de kısıtlı imkâna rağmen inancıyla bir şeyleri başarmış insanların hikâyesiyle doluydu. 71 kişi ve 10 kültür hikâyesinin bulunduğu kitapta benimle ilgili hiçbir şey yok. Sadece bu insanları, fotoğraflarıyla ve hikâyeleriyle anlattım. Nisan ayında çıkacak ikinci kitabımda ise bu insanların ayak bastığı topraklarda yani Türkiye’de mutlaka görmemiz gereken yerlerden bahsettim. Sağlığım el verdikçe her iki yılda bir kitap hazırlayabilecek motivasyonum var.

Otomobiller sizin için yol arkadaşı ve arkadaş seçimi de önemli. Ford ile ne zaman tanıştınız? Bu kapsamda neler yapıyorsunuz?

Ford ile 5 yıl önce bir projeyle yolumuz kesişti. O günden sonra da seyahatlerimin önemli bir sponsoru haline geldiler. Ford ile beraber yıllık en az 10- 12 rota yaparak Türkiye’nin farklı noktalarına yolculuklar yapıyor ve içerik hazırlıyorum. Hem aracın fotoğraflarını çekiyorum hem seyahat anıları biriktiriyorum. Yılda ortalama 35 bin kilometre yolculuk yapıyorum. Ve büyük kısmında Ford bana yol arkadaşlığı yapıyor. İlk kitabımı Ford’un önemli katkılarıyla beraber yazdım. Dilerim iş birliğimiz daim olur.

Ford marka otomobillerle çok keyifli gezilere imza attınız. Bu anlamda doğanın her rengine yakından dokundunuz. Sizin renginiz hangisi? Yolculuklarda sizin için ön plana çıkan özellikleri nelerdir?

Evet, yeni Puma ve Kuga dışında tüm modellerini deneyimleme şansım oldu. Kesinlikle Ranger diyorum! Tüm sorunları aşabilecek kuvvette ve sizi muazzam güzelliklere ulaştırabilecek bir araç. Özellikle dağlık keşif alanların yoğun olduğu Karadeniz bölgesinde Ranger ile keşfe çıkmaktan büyük keyif alıyorum. Favori rengim ise turuncu!